büyük umutlarla gittiğim bir filmdi.
her sahnesi gözlerimi kamaştırdı, göz zevkim açısından her şey harikaydı gerçekten. tatlı küçük kasaba; yollarıyla, arabalarıyla, yeşilliğiyle, rüzgarıyla beni benden aldı. ingiltere'ye gidip gelmiş kadar oldum. kitaplar da harika görünüyordu, kitapçı da. clothbound classics de yer yer yer almış, haklı ve yerli yerinde olarak. (bir de akıllı küçük christine var, izleyecek olanlar için onun da adını anmak lazım.)
ama filmde neyin eksikliğinden kaynaklandığına kafa dahi yoramadığım bir yavanlık vardı. ikinci yarısında özellikle çok sıkıldım. hikaye ziyan olmuş. ya da isabel coixet ismi beklentimi gereksiz yere yükseltmiş olabilir. my life without me benim en sevdiğim ilk on filmden biri. bu da öyle olacak sanmış olabilirim yönetmenine bakıp. neyse.
düşük beklentiyle seyredilebilir yani bence, özetle.
14 Haziran 2018
3 Haziran 2018
pratik börek tarifi.
kurumsal bir firmada çalışkan bir profil, evde hamarat bir ev hanımı olmak. işine, eşine ve evine bakarken çocuğuna yetmekten de fazlasını yapabilmek. bunlarla birlikte kendini yeterince önemseyebilmek (kendini önemsemek bazılarında doğuştan bir özellikken bende çaba gerektiriyor). eşinden, çocuğundan ve kendinden başkalarıyla da ilgilenmek (geniş ailen and so on...) dolayısıyla her şeye yetişebilmek. her şeye yetişirken akıl sağlığından da olmamak. işte hayalimdeki eylemler.
mutlu olabilmem için temel şart her şeye yetişebiliyor olmam. (sistemin "her işe yetiş" dayatmalarını içselleştirecek kadar zayıf olmam benim suçum değil, mukadderat.) her şeye yetişebilmem için pratik çözümler bulmam da şart. pratik çözümler için ise büyük problemlerimin olması gerekmiyor. geçen birisi yazmış, "kettle'ın düğmesine basıp tuvalate gidince..." nasıl mutlu olur insan. öyle yani. her gün devesinden, piresine dünya kadar işi/şeyi birbiri ardına dizmeye çalışıyorum, yan yana estetik dursunlar diye de uğraşarak.
aslında şu an ayda bir-iki defa yaptığım pratik böreğin tarifini vermeye hazırlanıyorum ama yaptığım girizgaha bak... "çok işi olanlar için aşırı derecede kolay börek tarifi geliyor..." diyecektim altı üstü. neyse, geliyor... ıspanaklısı. ben de zamanında bir yerlerden almıştım tarifi ama hatırlamıyorum neresiydi. hayli bağımlı oldum kendisine, yazmam şart oldu dolayısıyla. buyurun...
(aynı zamanda çocuk için de "aktivite" oluyor bu börek, sayın aktiviteci anneler.)

mutlu olabilmem için temel şart her şeye yetişebiliyor olmam. (sistemin "her işe yetiş" dayatmalarını içselleştirecek kadar zayıf olmam benim suçum değil, mukadderat.) her şeye yetişebilmem için pratik çözümler bulmam da şart. pratik çözümler için ise büyük problemlerimin olması gerekmiyor. geçen birisi yazmış, "kettle'ın düğmesine basıp tuvalate gidince..." nasıl mutlu olur insan. öyle yani. her gün devesinden, piresine dünya kadar işi/şeyi birbiri ardına dizmeye çalışıyorum, yan yana estetik dursunlar diye de uğraşarak.
aslında şu an ayda bir-iki defa yaptığım pratik böreğin tarifini vermeye hazırlanıyorum ama yaptığım girizgaha bak... "çok işi olanlar için aşırı derecede kolay börek tarifi geliyor..." diyecektim altı üstü. neyse, geliyor... ıspanaklısı. ben de zamanında bir yerlerden almıştım tarifi ama hatırlamıyorum neresiydi. hayli bağımlı oldum kendisine, yazmam şart oldu dolayısıyla. buyurun...
(aynı zamanda çocuk için de "aktivite" oluyor bu börek, sayın aktiviteci anneler.)
pratik ıspanaklı börek:
3 yufka çocuğun eline verilir, çocuk bunları parçalarken, -tabii ki- yıkanmış olarak hazır aldığımız ıspanaktan bir miktar kavrulur. daha önceden yemeklik soğrayıp buzluğa attığımız soğandan da eklenir, kavrulur. soğan isteğe bağlı tabii. soğan ve ıspanağın miktarı da böreğin içinde bu malzemeleri ne kadar bol isteğinize bağlı ama ben genelde bir çorba kasesi kadar ekliyorum toplamda.
3 yumurta, 1 bardaktan biraz az süt (yufka kalın ve sertse biraz daha fazla), 1 bardaktan biraz az sıvıyağ ve kavrulmuş ıspanak karıştırılır. isteğe göre beyaz peynir de ilave edilebilir, ben sevmiyorum. sonra parçalanan yufkalar çocuğun her bir parçayı basket atması suretiyle on beş dakikada karışım kabına eklenir. karışım yapışmaz bir tepsiye dökülerek 180 derece fırına verilir, önceden ısıtmıyorum. kabın ölçüsünü de bilemeyeceğim ama yükseklik olarak 3 cm kadar olacak bu malzeme kaba yayıldığında. piştiğinde 4-5 cm'ye kadar yükselmiş, kabarmış oluyor.
daha da pratik olsun isterseniz ıspanağı hiç kavurmadan da koyabilirsiniz soğansız, ama ben diğer türlüsünü daha lezzetli buluyorum.
özet: yumurtayı, sütü, yağı, ıspanağı karıştır, yufkayı içine kat, yine karıştır.

ıspanaklı börek gibisi var mı. yum. ama onun yerine kavrulmuş kıyma & soğan ikilisi de güzel oluyor. peynirli de fena değil ama ben peynirli börek çok sevmediğimden pek yapmıyorum.
ha bu arada, börek sahurda da iyi olmuyor mu?
hayırlı ramazanlar.
29 Mayıs 2018
halılağr.
bu rengarenk halılara bayılıyorum. genel olarak halılara bayılıyorum zaten, yani... (genel olarak halılara bayılmayan var mı?) ama fas'a gittiğimde bir tane aldım mı bu renkli pofidik şeylerden, hayır. peki iran'dan aldım mı halı, hayır. çünkü my husband. bir dahaki sefere inşallah diyor, gözünüze daha fazlası lazımsa buradan bazılarına bakabilirsiniz diyor, kaçıyorum.
26 Mayıs 2018
londra gezi rehberi.
royal wedding şeysinden sonra londra gezi rehberi de iyi bir devam içeriği olur dedim. farklı bir blog için yazmıştım aslında zaten, kopyalıyorum, dolayısıyla çok da eğlencelik değil, biraz ciddili (ayrıca, "hacı pound olmuş yedi lira, sen ne diyon.." demeyenler için):
ingiltere’de yüz elli altı hafta geçirmiş, londra’ya gönülden bağlanmış, ayrıca tur rehberliğinin de tadına bakmış biri olarak bu ilk ve kısacık londra seyahatiniz için birkaç öneride bulunacak, “o ağacın altı” veya “ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz” gibi detaylara girmemeye çalışacağım.
kültür turunuzu da genel olarak yürüyerek yapacaksınız muhtemelen. london eye’a gittiğinizde big ben de parlamento binası ile birlikte zaten orada olacak. london eye ve big ben ziyaretinizden hemen sonra westminster’dan covent garden’a kadar yürüyün örneğin. national gallery’nin de önünden geçeceksiniz, atlamayın. yeri gelmişken, londra tam bir müze ve sergi cenneti... ama özel bir merakınız yoksa hepsini ziyaret etmek sizin için aylaklık olacak. en iyisi bir-ikisini seçip diğerlerini kafanızdan silin; seçeceklerinizden biri national gallery, diğeri victoria and albert museum olabilir.
ingiltere’de yüz elli altı hafta geçirmiş, londra’ya gönülden bağlanmış, ayrıca tur rehberliğinin de tadına bakmış biri olarak bu ilk ve kısacık londra seyahatiniz için birkaç öneride bulunacak, “o ağacın altı” veya “ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz” gibi detaylara girmemeye çalışacağım.
londra’ya iner inmez yapacağınız ilk şey havaalanından bir oyster ve tube map edinmeniz olsun. Bir de londra haritası tabii... londra’da
ulaşım için arabaya ihtiyacınız yok, trenlerle her yere hızlı ve rahat bir
şekilde gidebilirsiniz. ayrıca londra gerçekten küçük bir şehir… gitmek
istediğiniz yer zaten çoğu zaman bulunduğunuz yere yürüme mesafesinde olacak. bence taksilere de -fotoğraflarını çekmek dışında- hiç bulaşmayın. bu
kalabalık, hızlı, hareketli şehrin akışına kapılmak da gezinizin bir parçası olsun;
daha dinamik bir tur için siz de yürüyün ve trenleri kullanın (londra’da bir
yerden bir yere gitmeden önce, güzergâhınızdan emin değilseniz, yapacağınız şey journey planner’dan yardım almak).
otelde konaklayacaksanız, seçeceğiniz otelin herhangi bir tren
istasyonuna yakın olmasını önemseyin, yeter. zira trene atladıktan sonra her
yer çok yakın sizin için. mümkünse 2-5 dakika yürüme mesafesinde olsun tren
istasyonu; akşam otelinize yorgun döneceksiniz çünkü, yürümek artık işinize
gelmiyor olacak.
bu arada yemekler için de otele bağlı kalmayın. zaten ingiliz mutfağı diye bir şey yok sayılır. bence restoran keyfini de eve
döndükten sonra yaparsınız. londra’da gezerken kafelerden ve marketlerden
oldukça lezzetli ve sağlıklı yiyecekler alabilirsiniz. ama ünlü İngiliz aşçı jamie oliver’ı sevenler jamie’s italian’a gitmek isteyebilir belki, tanıdık
lezzetler arayan türk ziyaretçiler de piccadilly’deki kahve dünyası’na
uğrayabilir.
alışveriş için oxford street’i görün önce. oxford circus
durağından başlayın, bütün caddeyi yürüyün; marble arch’a geldiğinizde yiyecek
bir şeyler alıp kendinizi hyde park’a atıp dinlenin. henüz yorulmadıysanız ve
bütün günü alışverişe ayırdıysanız, avrupa’nın en büyük alışveriş
merkezlerinden biri olan westfield’a da gidebilirsiniz. marka meraklıları için bond street ve çevresi gezilmeye, görülmeye değer. ünlü markaların outlet
mekânı olarak bicester village’yi duymuş olabilirsiniz ama ben oraya gidip de
memnun kalmış çok az kişiyi tanıyorum. harrods ve selfridges de mutlaka uğramanız
gereken mağazalar. ayrıca covent garden ve tottenham court road da alışveriş
olanakları ile ünlü.
bence cumartesi gününüzün bir kısmını notting hill’deki portobello road market’a ayırmalısınız. zaten modern ingiliz havası solumak
istiyorsanız notting hill’i mutlaka görmeniz gerek (julia roberts’in kapısına
dayanıp hugh grant’ten kitap tavsiyesi aldığı kitapçıyı görün mesela). ayaküstü
yemek için pazarda harika şeyler var, geneli homemade bakery... yemek için
değil ama her zaman harika fresh-cut çiçekler de oluyor (seyahat sırasında
çiçek alıp ne yapabilirsiniz bilemiyorum tabii ama bulunmaz renkte bir orkideyi
bulup bir meraklısına getirebilirsiniz belki). pazar antika ve antin kuntin türlü ıvır zıvır üzerine kurulu genelde, ilgilinizi çekecek bir şeyler
mutlaka vardır. hediye alacaksanız onu da burada halletmek iyi olabilir. bu
arada harrods da iyi bir seçim hediye alışverişi için. hatta m&s bile
hediyelik yiyecekler (çikolata, kurabiye, çay vb.) için iyi bir alternatif. ilginç/kişiye özel bir şeyler alacaksanız camden town’a da uğrayabilirsiniz
(baskılı tişörtlerin âlâları için mesela).
kültür turunuzu da genel olarak yürüyerek yapacaksınız muhtemelen. london eye’a gittiğinizde big ben de parlamento binası ile birlikte zaten orada olacak. london eye ve big ben ziyaretinizden hemen sonra westminster’dan covent garden’a kadar yürüyün örneğin. national gallery’nin de önünden geçeceksiniz, atlamayın. yeri gelmişken, londra tam bir müze ve sergi cenneti... ama özel bir merakınız yoksa hepsini ziyaret etmek sizin için aylaklık olacak. en iyisi bir-ikisini seçip diğerlerini kafanızdan silin; seçeceklerinizden biri national gallery, diğeri victoria and albert museum olabilir.
bu arada buckingham palace’ı görmeyi de unutmayın (kraliçe
de sizi görecek. hatta şanslıysanız gitmişken siz de bir royal face
görebilirsiniz). ayrıca tower hill, highgate cemetery ve st paul's cathedral da
gidilmeye değer yerler arasında.
londra’da eğlence için mutlaka yapmanız gerekenlerin başında
bir müzikale gitmek var. singin’ in the rain, the lion king, billy elliot… birinden biri geziniz sırasında mutlaka sahneleniyordur. çok sevdiğiniz
şarkıcılardan/gruplardan birini canlı izlemeden de dönmeyin bence. akvaryum
ziyareti ve nehirde motor turu da değerlendirilebilir birer seçenek ama çok
gerekli olduklarını düşünmüyorum. bu arada london eye ve müzikal biletlerinizi
-madame tussauds biletiniz ile de birlikte- paket olarak internet üzerinden
alıp çok daha ucuza getirebilir, bilet kuyruklarında harcayacağınız vakitten
tasarruf edebilirsiniz (anahtar kelimeler: london attractions deals/tickets).
geziniz iki-üç günden uzunsa ve sadece londra ile sınırlamak
istemiyorsanız seyahatinizi, buradan günübirlik gezilere de çıkabilirsiniz. salisbury’de stonehenge’i yakından görebilir; bath, oxford veya cambridge’e
gidip biraz tarih koklayabilirsiniz. victoria coach station’dan kalkacak ilk
otobüste cam kenarı bir koltuk kapmanız yeterli, waterloo’ya gidip canınızın
çektiği bir trene de binebilirsiniz tabii.
iyi eğlenceler.
x
not: gezi yazısı yazayım mı böyle acaba? ya da ne yazayım? :/ (inşallah kendi kendime konuşmuyorumdur.)
17 Mayıs 2018
hello.
bugün yazarım, yarın yazarım derken 5 yıl olmuş neredeyse blog'u bırakalı. inanamadım. zamanın böyle hızlı geçmesine tabii, başka bir şeye değil. ama kimseyi baymayayım şimdi "hızlı geçen zaman" olaylarına girerek, başta kendimi. zaten bence en önemlisi insanın kendini bayması, gıcık etmesi veya baymaması, gıcık etmemesi. (aman allahım, laf kalabalığı yapmayı nasıl da özlemişim.)
blog'a uğramayalı ne oldu, evlendim, çocuk sahibi oldum. bu ikisiyle dünyanın paylaşımını yaparım aslında blogger'lık anlamında. şu an aklıma gelenler: hiç gelinlik hayali kurmamış biri aniden ne giyiverdi? çeyizler... yeni gelin sofraları... çılgın yemek tarifleri... çalışırken evlilik hazırlığı nasıl yaptım? sonra çalışırken nasıl her gün üç çeşit yemek yaptım? çocuk... hastane çantası. :D altı aylık çocukla seyahat... bir yaşında çocukla seyahat... iki yaşında çocukla seyahat... 2 saatlik uçuşlar, 10 saatlik uçuşlar... yaz tatilleri, kış tatilleri... gördüğüm yerler, yediğim yemekler... çalışan anne olmak (sırf bundan bir milyon kelime çıkar). aynı anda çalışan anne ve çalışan ev hanımı olmak... tüm bunlar esnasında moda (bu çok önemli). tüm bunlar esnasında psikolojim. sonra: bahçıvanlık & doğal hayat & ne olacak bu istanbul'un hali?
(bu arada blog'un yalnızca genç/pre-orta yaş hanımlara hitap etmekte olduğu da açık değil mi. :))
şimdi...
sosyal medya benim için yalnızca yaşadığım hayatın güzelliklerini biriktirdiğim bir yer. yaşadığım hayatın çekilir olduğunu kendime hatırlatabilmem için yalnızca tatlı taraflarını kayıt altına aldığım bir yer. "bakın ne de süper yaşıyorum" demek için bulunduğum bir yer değil, çünkü gerçekten hiç süper yaşamıyorum ve bir sürü derdim, acım var. (ki zaten öyle demek istesem çok başka şeyler paylaşırım.) ama "bakın ne de süper yaşıyorum" demek için burada bulunanlar dahil bir kısım insanı, kurum ve kuruluşu (:D) takip edip, yer yer ilham almaya, arkadaşlarımla irtibatı koparmamaya, tekraren: dünyanın çok da kötü olmadığını kendime kanıtlamaya çalışmak için buradayım.
sosyal medya benim için yalnızca yaşadığım hayatın güzelliklerini biriktirdiğim bir yer. yaşadığım hayatın çekilir olduğunu kendime hatırlatabilmem için yalnızca tatlı taraflarını kayıt altına aldığım bir yer. "bakın ne de süper yaşıyorum" demek için bulunduğum bir yer değil, çünkü gerçekten hiç süper yaşamıyorum ve bir sürü derdim, acım var. (ki zaten öyle demek istesem çok başka şeyler paylaşırım.) ama "bakın ne de süper yaşıyorum" demek için burada bulunanlar dahil bir kısım insanı, kurum ve kuruluşu (:D) takip edip, yer yer ilham almaya, arkadaşlarımla irtibatı koparmamaya, tekraren: dünyanın çok da kötü olmadığını kendime kanıtlamaya çalışmak için buradayım.
hayatınızın acılı kısımlarını paylaşmayınca bazı insanlar bunların varlığını ihtimal dışında tutuyor sizin için. bu onların ayıbı. ben paylaşılan acının azaldığına falan inanmıyorum. inansam da paylaşmam ama zaten bence artıyor paylaştıkça. ben kendi kendime baş etmeye çalıştığımda bir şeylerle, daha başarılı olduğumu düşünüyorum. o yüzden: no paylaşım about dertlerim... mutluluğa gelince, onun da paylaştıkça azaldığını düşünüyorum. o yüzden mutluluklu paylaşımlara da hayır. yalnızca biraz anlık ve göze güzel gelen neşeli kayıtlar (için el ele...) ve belki azıcık hüzünlü (biri beni vursun), romantikli kayıtçıklar.... bir de tabii duygusuz olanlar...
geliyorlar.
afiyet olsun inşallah.
2 Aralık 2013
aralık.
nasıl da bitti sonbahar, dimi?
aralık ayına henüz başladığımız şu günlerde sonbahardan kalma görsellerimi paylaşmak istedim.
artık kış... hepimize şimdiden geçmiş olsun. <3
aralık ayına henüz başladığımız şu günlerde sonbahardan kalma görsellerimi paylaşmak istedim.
artık kış... hepimize şimdiden geçmiş olsun. <3
24 Kasım 2013
böğürtlenli kek.
iki yumurta, bir büyük çay bardağı şeker, bir o kadar sıvıyağ, bir o kadar süt, yarımşar paket kabartma tozu ve vanilin, aldığı kadar un. bu kekin hamuru.
kalıbımızı (benimki küçük, 25 cm'lik yuvarlak bir kalıptı) yağlıyoruz, unluyoruz. hamuru döküyoruz.
dondurucudan çıkarttığımız böğürtlenlerden hamurun üzerine bırakıp kalıbı 175 derecelik fırına gönderiyoruz. yirmi dakikada falan hazır.
22 Eylül 2013
30 Ağustos 2013
meyveli milföy tart.
işte dünyadaki en basit ve en şahane yiyeceklerden biri. tamam, gerçekten meyveli tart değil. ama en az onun kadar lezzetli. <3
milföy hamurunun üzerine meyve dilimlerini diziyoruz ve fırına gönderiyoruz, bu kadar. (kullandığım meyve ekşiyse bal da ilave ediyorum ben.) fırından çıkıp soğuduktan sonra da üstlerine pudra şekeri serpip afiyetle yiyoruz.
ben anjelik eriğin mevsimi geçmeden kendisini yeterince tüketeyim diye uğraşıyorum galiba. ama renge bakın allah aşkına...
milföy hamurunun üzerine meyve dilimlerini diziyoruz ve fırına gönderiyoruz, bu kadar. (kullandığım meyve ekşiyse bal da ilave ediyorum ben.) fırından çıkıp soğuduktan sonra da üstlerine pudra şekeri serpip afiyetle yiyoruz.
ben anjelik eriğin mevsimi geçmeden kendisini yeterince tüketeyim diye uğraşıyorum galiba. ama renge bakın allah aşkına...
10 Ağustos 2013
porsche 356.
başka bir arabadan bahsetmekti niyetim ama bunu görünce çarpıldım, ani bir kararla blog'umu fotoğraflarıyla süslemeye karar verdim.
gerçek bir 356 speedster değil, feyk. 256 model bir vw kasası üzerine yapılmış.
bir renk bir arabaya bu kadar yakışır mı? yakışmış. çok tatlı olmuş. :'(((
galiba kendisi lana del rey'den sonra beğendiğim ikinci feyk şey. <3
gerçek bir 356 speedster değil, feyk. 256 model bir vw kasası üzerine yapılmış.
bir renk bir arabaya bu kadar yakışır mı? yakışmış. çok tatlı olmuş. :'(((
galiba kendisi lana del rey'den sonra beğendiğim ikinci feyk şey. <3
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







.jpg)
.jpg)
lk%C3%B6l.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)


