27 Haziran 2019

acil kahvaltı çöreği.

bir büyük ya da iki küçük patates minik minik doğranıp suya atılır, 5-10 dk. haşlanır.
patatesler haşlanırken on dakikada iki yumurta, iki su bardağı un, yarım bardak süt, yarım bardak sıvıyağ ve bir paket kabartma tozu karıştırılır.
içine canımızın çekişine göre beyaz peynir, domates kurusu gibi ekler eklenir. dereotu veya taze kekik de olabilir... 
son olarak haşlanan patatesler karışıma eklenir. üzerine susam veya çörek otu serpilir. yapışmaz bir kalıba alınarak fırına atılır. 180 derecede, 15-20 dakika üzeri kızarana kadar pişirilir. 

poğaça desen değil, kiş desen değil. öyle ikisi arasında bir şey.

afiyet olsun, hayırlı kahvaltılar.

görüşürüz.

5 Kasım 2018

mutlu anne, mutlu çocuk.

genel anlamda çok şey bir insanım, liboş. kimseye karışmam, haddime değil, eleştirmem, insanların davranışları için pek yorum yapmam, çünkü işte haddime değil. ama demek değil ki hiçbir şey/hiç kimse umrumda değil. gördüğüm her şey maalesef aşırı umrumda. bir günde birçok kişiye çok sinirleniyorum. sinirimi içime içime atıyorum. dolayısıyla çok yıpranıyorum, çok. böhü.

görece de rahat bir anneyim (anne benim anamdır. "anneyim" deyince de komik geliyor hâlâ.). annelik eğitimleri ya da el kadar çocuklara şu eğitim, bu eğitim, erken yaşta okullar (mecburiyetler hariç), egzantirik aktiviteler falan bana çok yanlış, daha doğrusu saçma geliyor, uğraşmıyorum bunlarla. günlük hayat zaten koca bir aktivite yığını. zavallıları boğmaya bence gerek yok. (biliyorsunuz 5-6 yaşında migren sahibi olmaya başlamış artık insanoğlu.) bence doğal davranmayı becerebilmek en büyük iyilik çocuklara. "ona kadar sayıyorum, sakinleşiyorsun"cu anneler, allah size kolaylık versin. gerçekten. çocuğu okula gönderip arkasından çocuk eğitimi kitapları okuyanlar mesela, allah yardımcınız olsun. (kitap okumaya vaktim olsa roman okuyacağım da yok, neyse.) ya da çocuğu ona kadar saymayı veya renkleri veya daha ileri üniteleri diğerlerinden daha geç öğrenecek diye rahatsız hissedenler, onunki ingilizce konuşuyor bizimki konuşmuyor diye uyuz olacak olanlar... allah şuur versin.

rahatlığımın yanında çok da takıntılıyım yani öte yanda. mutlu anne demek mutlu çocuk demekmiş diye kendi mutluluklarına önem vermeyi abartanları kafaya çok takıyorum. bence mutlu anne, mutlu çocuk; oksiyen maskesini önce kendinize, sonra çocuğunuza takın demek, fazlası değil. çalışmıyorsun, gezmekten tozmaktan, alışveriş yapmaktan başka işin yok, ama henüz anne sütüyle beslenen yavruyu bakıcıya bırakıp spora, yogaya gidiyorsun... on gün yurt dışına tatile gidiyorsun... moda şu an bu yönde iyice geliştiği için çıldırıyorum. belki ilk bakışta beni etkilemiyor, "banane" gibi görünüyor ama başımıza çok işler gelecek bu yaşam tarzı yüzüden bak (orta yaşımı da geçiyorum galiba artık). tabii. toplum toplum... you know. beraber yaşıyoruz maalesef. benim kıymetli çocuğum senin çocuğunla aynı okula gidecek maalesef. üzülüyorum buna. (ben çocuğumu süper mi yetiştiriyorum? yoo'dur. süper çocuk yetiştirmek diye bir şey var mı zaten? bilmiyorum. ama sanki böyle bir takıntı var ondan ziyade. sıkıntı da: kimse çocuk yetiştirmiyor sanki, herkes yetiştirtiyor.)
"geziyorum diye ilgilenmiyor muyum?" diyecekler, bence ilgilenmiyorsunuz. bence minicik bir çocuk, hatta yani bebek, annesinden keyfi sebeplerle ayrılamaz. sen ilgileniyorum sanıyorsundur, o ilgilenmediğini hissediyordur. hatta eminim çocuğu çılgınlar gibi ağlatmalı, işkenceli o uyku eğitimlerini veren grup da bu bireycilerle kesişiyordur.

sosyoloji mezunu olduğum için kendimi sosyolog sanıyor olsam; bakın ben toplum bilimciyim, şu şu şuna sebebiyet verir, şöyle şöyle şöyle yapmak gerekiyor falan diye konuşur, bilim kasardım sevabına (ya da tamamen duygusal bir motivasyonla). ama şu an sadece "böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemeyenlere" hak verme yolunda içimi döküyorum. benim beğendiğim gibi bir insan olacaksa benim çocuğum, muhtemelen başkalarını rahatsız etmeden ama devamlı rahatsız edilerek yaşayan biri olacak, inşallah. içimi parçalıyor ama tek devrim bu, tek yol devrim. devrim iyi insan olmak, başkalarının hakkına girmemek. hatta "hakka girmek ya da girmemek, bütün mesele bu" falan... çocuğa bunu aşılasan, gidişattan her türlü kazanır o bence. üste çıkmayı, bencil olup kendi mutluluğundan başka bir şeyi önemsememeyi, üzülmeyip üzmeyi gösterir, bunları öğretirsen... psikolojik iç savaşımız katlanarak büyüyecek, allah muhafaza.

mutlu çocuk annesini mutlu gören çocuktur bence de, evet. ama mutlu anne de çocuğunu mutlu gören annedir. arada ince gibi bir şey var yani.
saygılar.

not: bir insanın seni beğenmiyor olması kendini beğenmiş biri olduğu anlamına gelmez. teşekkürler.

3 Eylül 2018

the crown ve bazı başka şeyler.

iphone'uma netflix indirdiğimden beri daha mutlu bir tüketiciyim. fiziksel konfordan eden bir çözümle kafa dağıtmanın bir yolunu bulmuş oldum. 

bilgisayar başında dizi izleyecek vaktim yoktan da yok. dizi izlemeden olmuyor mu, olur mutlaka, iki-üç yıl oldu. ama artık dayanamadım. günde iki-üç saat olan uykularım üç-dört saate, onlar da artık dört-beş saate çıkınca tamam dedim, bu işe de vakit ayırabilirim. la casa de papel ile başladım (övünmüyorum), gece yattığım yerde iki-üç bölüm izleye izleye bitirdim. baktım oluyor, cep telefonundan da dizi izleniyor, kulaklıkla, telefon baş ucunda şarja takılıyken falan. 
the crown'a başladım, iki sezonu çekirdek gibi yedim, iki bin on dokuzu bekliyorum üçüncü sezon için. kraliçe ile empati yapmak iyi geldi. dizinin her bölümünden aşırı zevk aldım. sinematografik açıdan zaten şahane. hikaye şahane. i am sorry but ingiltere de şahane. gerçekliği, politikayı, insanlığı bir tarafa bırakıp kraliyete atfettikleri özeni dikizlemek çok zevkli. claire foy da iyi bir kraliçe. vanessa kirby iyi bir prenses margaret. diğer karakterlerin görüntü olarak asıllarına benzeriğini de çok beğendim. gerçekleri seyrediyor gibi yıkanıyor beynim, oh. 
bana sorarsam; dizinin her bölümünde birleşik krallığı geziyorum, tozuyorum, iki zor insanın evliliklerini dikizliyorum detaylar uydurma da olsa, kadınların her halde sadece kadın olmalarına bağlı çilekeşliklerini, kadın-analıklarını izliyorum, şikayetçi de olmuyorum. 

"türbanlılar arabistan'a" denilen bir dönemde, ülkemin resmi kurumları, sosyal ortamları beni kabul etmezken enerjimi ingiltere'de attım ben, hanımefendiliğim çerçevesinde bittabi. istanbul'da hoş karşılanmadığım şık kafelere, restoranlara, butiklere, sokaklara, kütüphanelere, okullara, sanat merkezlerine gitmeye on iki yıl önce burada başladım. bu saydığım, yaşamsal açıdan büyüklerimizin ve bazılarımızın gereksiz göreceği, benim yaşamım açısından gerekli bulduğum bu yerlerde hoş karşılanmak bir tarafa, i felt like a star. (normal bir yaşantı bizim için starlıkla eşdeğerdi o zaman yani, mağduruz.) bugün istanbul'da hiçkimse, benden on yaş küçük hanımlar özellikle, bunun ne demek olduğunu anlayamaz, bugünkü başıboşluklarının farkında olamaz. benim yaşadığımı yaşayan birkaç yüzlerce, binlerce başka kimse dışında. (ilginç bir hesap oldu di mi.) o yüzden, doğduğum-büyüdüğüm-yaşadığım istanbul dışında bir diğer ev hissiyatını da bana londra verdi. o yüzden ilgimi çekiyor. o yüzden seviyorum. o yüzden, gerçekten sebepsiz ve tabiri caizse "ezik ezik" başka ülke öven bugünkü bir kısım gençliğin durumu ile aramdaki çizgiyi çizmiş olmak istiyorum. ki zaten ben övüyor da değilim.


açıp kapattığım bu geniş parantezden sonra diziye dönüyorum aşağıdaki görsellerle. güzel değiller mi, allasen? 

btw, ilk sezonu kraliçe de izlemiş, "fazla dramatize etmişsiniz ama aferin..." demiş.











3 Ağustos 2018

hindistan gezisi - I.

hindistan gezimizden enstantaneler.














22 Temmuz 2018

vintage plates.

biraz etsy karıştırdım, tespitlerimi aşağıda iletiyorum. villeroy and boch'lar, royal copenhagen'lar... <3 ciddi takıntılar bunlar. ama son zamanlarda evdekilerin taşınırken başıma nasıl bela olacaklarını düşünüyorum sadece.
son fotoğraf dışında hepsi etsy'den, arayıp bulup satın alabilirsiniz. (sonuncuları ben satıyorum. ilgilenen ig'den dm gönderebilir.)
sağlıcakla.
x


 




 



 


 



10 Temmuz 2018

anadolu yakasının en iyi hamburgercileri.

düğünümde bana hamburger de takabilirdiniz, sevgili arkadaşlarım, ama geçti. 
istanbul'da anadolu yakasında ikamet etmekteyim. bu tarafta sık sık gittiğimiz veya bir defa gidip bir daha gitmediğimiz hamburgercileri yazacağım. kimisi zaten hayli meşhur, kimisi değil. ama emin olun ki aşağıda bahsedeceklerimden bahsetmemin geçerli sebepleri var. alfabetik olarak sıralıyor, gerçekten çok iyi, çok iyi, iyi, orta, gideri var olarak gruplandırıyorum. bilirkişiliğimi yıllarımı hamburger hunter olarak geçirmeme borçluyum. 
buyurun: 

basta street food bar: standardın dışında butik bir şef restoranı aslında. menünün her parçası üzerinde düşünülmüş, dizayn edilmiş, şahane şeyler. ama şu an buraya yalnızca hamburgerini not ediyorum. farklı ve leziz, gerçekten çok iyi. mutlaka tadın. kadıköy'de. 


bob - best of burger: gerçekten çok iyi. köftesi ayrı güzel, ekmeği ayrı... hamburgerden başka işleri olmadığı için zirve yapmışlar sanırım. ayrıca hamburgeri eline yüzüne bulaştırmadan yiyemeyenler için eldivenler sunmaları da hayli ilginç. kadıköy'de. 

burger @: hamburgeri çok iyi. ama beni patatesi ve özel acı sosları yüzünden de çekiyor. şubeleri var, biz acıbadem'dekine aboneyiz. (bildiğin abone.)

burger x: burayı hamburger camiasının önerileri doğrultusunda ziyaret etmiştik. çok bayıldığımı söyleyemeyeceğim. şekeri bol bulmuşlar, beni biraz baydı. eşim fena bulmadı. gideri var, ama bence biz bir daha gitmeyeceğiz. :) göztepe'de.

dobby's burger: kızıltoprak'ta. burayı da sanırım vedat milör'ün tavsiyesiyle ziyaret etmiştik. beğenmiştik. farklı ve lezzetliydi. fakat ikinci kere gidecek kadar da beğenmemişiz. orta. 

mini eatery: mmm. çok lezzetli. puanım: iyi. kadıköy'de. birkaç defa yedim. basta ve bob ile aynı çevrede olmasa daha çok giderdim muhtemelen ama, onlar varken burası ikinci planda kalıyor. ama iyi iyi.

ora steak & burgers: meşhur sayılır, değil mi? burası da iyi bence. yolumuz düştükçe uğruyoruz, özellikle değil. bana göre artısı otoparkı. altunizade'de.

snob street food: caddebostan ve kadıköy'de yerleri var. hamburgeri çok iyi. parmesanlı patatesiyle yan yana şahane oluyor. sunum da on numara. 

ağustos’ta gelen edit: jimmy’s burger, istinye’de, best of all. ama kategori dışı olduğundan yazıda geçmemiş oldu. ama bahsini etmemiş olmak içime sinmedi, hence the edit.



afiyet olsun.


17 Haziran 2018

anna + nina.

merhaba, hollanda'ya ışınlanabilir miyim acilen? teşekkürler, iyi çalışmalar.
( anna + nina )





























14 Haziran 2018

the bookshop.

büyük umutlarla gittiğim bir filmdi.
her sahnesi gözlerimi kamaştırdı, göz zevkim açısından her şey harikaydı gerçekten. tatlı küçük kasaba; yollarıyla, arabalarıyla, yeşilliğiyle, rüzgarıyla beni benden aldı. ingiltere'ye gidip gelmiş kadar oldum. kitaplar da harika görünüyordu, kitapçı da. clothbound classics de yer yer yer almış, haklı ve yerli yerinde olarak. (bir de akıllı küçük christine var, izleyecek olanlar için onun da adını anmak lazım.)
ama filmde neyin eksikliğinden kaynaklandığına kafa dahi yoramadığım bir yavanlık vardı. ikinci yarısında özellikle çok sıkıldım. hikaye ziyan olmuş. ya da isabel coixet ismi beklentimi gereksiz yere yükseltmiş olabilir. my life without me benim en sevdiğim ilk on filmden biri. bu da öyle olacak sanmış olabilirim yönetmenine bakıp. neyse.
düşük beklentiyle seyredilebilir yani bence, özetle.

3 Haziran 2018

pratik börek tarifi.

kurumsal bir firmada çalışkan bir profil, evde hamarat bir ev hanımı olmak. işine, eşine ve evine bakarken çocuğuna yetmekten de fazlasını yapabilmek. bunlarla birlikte kendini yeterince önemseyebilmek (kendini önemsemek bazılarında doğuştan bir özellikken bende çaba gerektiriyor). eşinden, çocuğundan ve kendinden başkalarıyla da ilgilenmek (geniş ailen and so on...) dolayısıyla her şeye yetişebilmek. her şeye yetişirken akıl sağlığından da olmamak. işte hayalimdeki eylemler. 

mutlu olabilmem için temel şart her şeye yetişebiliyor olmam. (sistemin "her işe yetiş" dayatmalarını içselleştirecek kadar zayıf olmam benim suçum değil, mukadderat.) her şeye yetişebilmem için pratik çözümler bulmam da şart. pratik çözümler için ise büyük problemlerimin olması gerekmiyor. geçen birisi yazmış, "kettle'ın düğmesine basıp tuvalate gidince..." nasıl mutlu olur insan. öyle yani. her gün devesinden, piresine dünya kadar işi/şeyi birbiri ardına dizmeye çalışıyorum, yan yana estetik dursunlar diye de uğraşarak.

aslında şu an ayda bir-iki defa yaptığım pratik böreğin tarifini vermeye hazırlanıyorum ama yaptığım girizgaha bak... "çok işi olanlar için aşırı derecede kolay börek tarifi geliyor..." diyecektim altı üstü. neyse, geliyor... ıspanaklısı. ben de zamanında bir yerlerden almıştım tarifi ama hatırlamıyorum neresiydi. hayli bağımlı oldum kendisine, yazmam şart oldu dolayısıyla. buyurun...
(aynı zamanda çocuk için de "aktivite" oluyor bu börek, sayın aktiviteci anneler.) 

pratik ıspanaklı börek:
3 yufka çocuğun eline verilir, çocuk bunları parçalarken, -tabii ki- yıkanmış olarak hazır aldığımız ıspanaktan bir miktar kavrulur. daha önceden yemeklik soğrayıp buzluğa attığımız soğandan da eklenir, kavrulur. soğan isteğe bağlı tabii. soğan ve ıspanağın miktarı da böreğin içinde bu malzemeleri ne kadar bol isteğinize bağlı ama ben genelde bir çorba kasesi kadar ekliyorum toplamda.
3 yumurta, 1 bardaktan biraz az süt (yufka kalın ve sertse biraz daha fazla), 1 bardaktan biraz az sıvıyağ ve kavrulmuş ıspanak karıştırılır. isteğe göre beyaz peynir de ilave edilebilir, ben sevmiyorum. sonra parçalanan yufkalar çocuğun her bir parçayı basket atması suretiyle on beş dakikada karışım kabına eklenir. karışım yapışmaz bir tepsiye dökülerek 180 derece fırına verilir, önceden ısıtmıyorum. kabın ölçüsünü de bilemeyeceğim ama yükseklik olarak 3 cm kadar olacak bu malzeme kaba yayıldığında. piştiğinde 4-5 cm'ye kadar yükselmiş, kabarmış oluyor.
daha da pratik olsun isterseniz ıspanağı hiç kavurmadan da koyabilirsiniz soğansız, ama ben diğer türlüsünü daha lezzetli buluyorum.
özet: yumurtayı, sütü, yağı, ıspanağı karıştır, yufkayı içine kat, yine karıştır. 

 

ıspanaklı börek gibisi var mı. yum. ama onun yerine kavrulmuş kıyma & soğan ikilisi de güzel oluyor. peynirli de fena değil ama ben peynirli börek çok sevmediğimden pek yapmıyorum.

ha bu arada, börek sahurda da iyi olmuyor mu?

hayırlı ramazanlar.

29 Mayıs 2018

halılağr.

bu rengarenk halılara bayılıyorum. genel olarak halılara bayılıyorum zaten, yani... (genel olarak halılara bayılmayan var mı?) ama fas'a gittiğimde bir tane aldım mı bu renkli pofidik şeylerden, hayır. peki iran'dan aldım mı halı, hayır. çünkü my husband. bir dahaki sefere inşallah diyor, gözünüze daha fazlası lazımsa buradan bazılarına bakabilirsiniz diyor, kaçıyorum.